Işığı Gördüm – Ölüm Ötesi Deneyimler

Menu

Rüyaları anlatmaya dünya dili ne kadar yeter bilmiyorum.

Belki bu yüzden dostumun ricasına rağmen bu denli geciktirdim yazmayı.

Dilimin döndüğü ve aklımın erdiğince anlatmaya çalışacağım.

2000 senesine gireceğimiz Aralık ayının son günlerinden birinde gördüm bu rüyayı. Gece geç vakit eve gelmiş, öğrenci evinde beni ziyaret etmekte olan annemin yanına uzanıp her zamanki gibi direkt uykuya dalmıştım.

Hayatımda belki de en açık olduğum, en fazla merak ettiğim, henüz günlük hayatın sorunları, şehrin ve iş hayatının kiri pası ile ruhumu teslim etmediğim güzel zamanlardı. Sorularımın şiddetine yakışır yanıtlar geliyordu hayattan. Her geçen gün daha çok büyüleniyordum karşılaştığım oyunbaz “mucize” lerle. Belki biraz da toyluğumdan oyun gibi gelmeye başlamıştı hayatın karşımda cömertçe açtığı kartları. Hatta kart demişken, oyuna da çevirmiştim durumu. Üst üste kart seçip veya seçtirip ne olduğunu bilirdim.

O gecenin evvelinde bu anlattıklarımdan başkaca özel bir durum yok, işte böyle garip ama sürprizlere açık bir ruh haliyle dolaşmaktaydım sadece.

O gece rüyamda tüm insanlığı gördüm. Sanırım buna denk gelecek bir sayı da bilmiyorum. Gelmiş geçmiş tüm insanlar devasa/sonsuz bir amfi tiyatroda toplanmıştı. Ben ve ailem de kalabalığın içindeydik. Bir çeşit mahkeme gerçekleşiyordu. Sırayla insanlar kürsüye çağırılıyor ve bazı sorular sorularak yargılanıyorlar. Herhangi bir kan, vahşet yok. Sadece psikolojik bir baskı hissedilen.

Kürsüye çıkan insanlar metaforik bir sırat köprüsünde gibi, korkudan titriyor ve sözlüye kaldırılan öğrenciler gibi en uygun yanıtları vermeye çalışıyorlar. Aklımda kalan sorular “Allah’tan korkuyor musun”, “Allah’ı seviyor musun”, “Allah için ne yaptın” .

Cevaplar genellikle birbirinin aynı, korkuyorum, çok korkuyorum, bir sürü iyilik yaptım O’nun için…

Kalabalığın içinde bir adamla göz göze geliyorum. Çok derin gözleri var, kendinden kendine bakar gibi. Biraz da bakınca kaybolur gibi oluyorsun. Çok hüzünlü. Hayatımda gördüğüm en hüzünlü bakışlar bunlar.

Bir süre sonra kürsüye çağırılıyor. Merakla izliyorum. İlk kez biri, bu hüzünlü adam, sorulara farklı cevaplar veriyor. Bu sorgulamadan zerre korkmadığı her hareketinden anlaşılıyor. Hatta bıkkın, hayal kırıklığı yaşayan bir hali var.

-Allah’tan korkuyor musun?

-Korkmuyorum.

Kalabalıktan bir uğultu yükseliyor. Sorgunun devamı da -kelimeleri tam olarak hatırlayamasam da- bu minvalde. Seviyorum ama O’nun için birşey yapmadım…

Kalabalığın -insanlığın- uğultusu harekete dönüşüyor. Ceza vericilerden önce kesmek istiyor insanlık bu hadsiz kişinin cezasını. Büyük bir öfkeyle koşmaya başlıyorlar kürsüye doğru.

O dakika tekrar göz göze geliyoruz hüzünlü adamla. O bakış bana bir sürü şey söylüyor sadece rüyada kavrayabileceğim ve malesef dilimin de anlatmaya tutuk kaldığı. Kalabalığı yararak koşmaya başlıyorum, tün insanlığı aşabileceğimi, fikirlerini değiştirebileceğini sanmam ne tuhaf ama rüya işte.

Durun diye bağırıyorum ama kimse duymuyor, durun diye bağırarak koşuyorum;

-Yapmayın o Allah. Allah’ı yargılıyorsunuz ve linç etmeye çalışıyorsunuz şu anda, durun.

Kimse duymuyor tabi, yanına da ulaşamıyorum.

Sadece bana söylemiyor neyse ki söyleyeceklerini. Sonra, topluluğa hitap ederek bir konuşma yapıyor. Akıllarımızın sınırlarını fazlasıyla aşan bir konuşma bu. Bütün düzeni anlatıyor.

Hepimiz delirecek gibi oluyoruz. Belki de deliriyoruz.

Uyanıyorum, artık hiç bir şeyi aynı gözle göremediğim bir geceyarısına uyanıyorum. Deliyim artık. Normal hayatımı sürdüremem bu yeni bilinçle, biliyorum ki yarın artık hayatım çok farklı olacak.

Bu bilgiyi sabaha kadar taşıyabilir miyim? Hüzünlü adamın konuşmasını kelimesi kelimesine hatırlıyorum, sabaha kadar bekleyebileceğime kanaat getirip annemi uyandırmaktan son anda vazgeçiyorum.

Dopdolu bir halde sabahı sabah ediyorum, sabah sabırsızlıkla başlıyorum anneme anlatmaya. Sonra konuşmayı aktaracağım bölüme geliyorum ve ağzımdan sadece ilk cümlesi çıkabiliyor.

“Ben size hiç birşey öğretememişim.”

Gerisi silgiyle silinmiş gibi. Tek bir iz, tek bir kelime için aylarca kafayı patlattım. Hafızamda bir yerlerde ne de olsa diyerek kafamın içinde her köşeyi taradım ama yok.

Bu sebeple rüyadan çok bana hissettirdiklerini anlatabildim ne zaman denesem. Hayal meyal bende bıraktığı his korkulacak bir “Allah” fikrine yabancılaşmak ve ayrıştığımız bir Allah değil içimizde bir Allah fikrine yakın. Ama bu kadar basit değil, bunun çok ötesinde bir şey söylüyor.

Rahmetli eniştem rüyanın ertesi tesadüfen bize gelmişti. Ona anlatınca hüngür hüngür ağladı. Kimseye anlatma bu rüyayı, dedi. Belki bu yüzden zor harekete geçtim bu satırları yazmak için ama enişteme de buradan selam ediyorum, O şimdi benden silinmiş cümlelere çoktan hasıl olmuştur.

Belki benden gitmiş olanlar bu yazıyı okuyan bir başkasında yerini bulur, tamamlanır diye yazmaya karar verdim bunca sene sonra.

Not: Rüyayı enişteme anlattıktan sonra yarı deli bir halde -nedense- bir yapboz almak üzere kitapçıya girdim. Kasada ödeme sırası beklerken kasa yanına konmuş küçük bir kitap dikkatimi çekti. O zamanlar hiç tanımadığım Halil Cibran’ın Deli isimli kitabıydı. Öylesine bir sayfa açtım ve aşağıdaki çıktı.

Tanrı

Çok eski günlerde, daha sözlerin ilk titreşimleri dudaklarıma henüz geldiği zamanlarda, kutsal dağa çıktım ve Tanrı’yla konuştum, “Efendi, ben senin kölenim. Senin sırrın benim yasam olacak ve sonsuza kadar ona itaat edeceğim.”
Fakat Tanrı bana cevap vermedi ve şiddetli bir fırtına gibi uzaklaştı.
Ve bin yıl sonra kutsal dağa çıktım ve Tanrı’yla tekrar konuşup dedim ki, “Yaratıcı, ben senin yarattığınım. Sen beni balçıktan Şekillendirdin ve benim olan her şeyi sana borçluyum.”
Ve Tanrı cevap vermedi, onun yerine bin kanadı varmış gibi hızla uzaklaştı.
Ve bin yıl sonra kutsal dağa tırmandım ve Tanrı’yla tekrar konuştum ve dedim ki, “Baba, ben senin oğlunum. Bana merhamet ve sevgiyle hayat verdin ve ben de sevgiyle ve tapınmayla senin krallığını devralacağım.”
Ve Tanrı cevap vermedi ve uzak tepeleri gizleyen bir sis gibi uzaklaştı.
Ve bin yıl sonra kutsanmış dağa tırmandım ve Tanrı’yla tekrar konuşup dedim ki, “Tanrım, amacım, tamamlayıcım; ben senin dününüm ve sen benim yarınımsın. Ben senin topraktaki kökünüm ve sen benim göklerdeki çiçeğimsin ve biz güneşin önünde birlikte gelişiriz.”
O zaman Tanrı bana doğru eğildi ve kulaklarıma tatlı sözler fısıldadı ve denizin kendisine doğru koşan dereyi kucaklaması gibi beni kucakladı.
Ve vadilere ve ovalara indiğimde Tanrı da oradaydı.